5 Mart 2013 Salı

Buz Tutmuş Neva Irmağı...

Neşe'yle Gorkovskaya metro istasyonunda iniyoruz. Burası Petrograd adası. Çok güzel bir parkın içerisinden Peter ve Paul kalesine doğru yürüyoruz. Bugün Petersburg'da ki üçüncü günümüz ve hava ilk kez güneşli. Güneşli ama -8 derece. Parkın her yeri buz tutmuş. O kadar buz tutmuş ki, belediye artık tuzlama filan yapmıyor. Yalnızca park'ta değil. Şehrin hiç bir yerinde böyle bir şey yok. Park'taki yürüyüş yolunda katman katman buzlar. Rus'lar o kadar alışkin ki, yanımızdan koşarak geçenler var. Parkın içerisinden Dixiland tarzında bir caz müziği geliyor. İster istemez sese doğru yürüyoruz. Ruslar, bazen kafelerin ya da sergi salonlarının önlerine müzik kabinleri koyarak böyle şaşırtıyorlar insanı. Güneşli hava, buzla kaplanmış park, parka yayılan müzik, tatilde olmak, içimize tarifsiz bir hafiflik duygusu ve neşe veriyor. Müziğin geldiği küçük,sevimli kafeye girip birer kahve ısmarlıyoruz. Burası ancak dört beş masalık sımsıcak bir kafe. Kahvelerimizi içtikten sonra fazla oyalanmayıp Peter ve Paul kalesine doğru yürüyüşümüze devam ediyoruz. Birden Neşeyle Rusya'da keyifli bir yürüyüş yapmanın en güzel yolunun onu parklardan yürütmek olduğunu keşfediyorum. Çünkü burada okuyacak yazı yok. Normalde cadde'de yürürken Neşe, okumayı yeni söken bir çocuk gibi hemen hemen her iki mağazadan birinin önünde durup ne yazdığını okumak istiyor. Kiril alfabesini de ancak iki gündür gördüğü için, hemen okuyamazsa sinirleniyor, dolayısıyla bir yerden diğerine yürümek oldukça zaman alıyor. Neyse ki, parklarda böyle bir sorun yok. Peter ve Paul kalesine yaklaşırken Neva ırmağı önümüzde belirmeye başlıyor. Irmak tamamen buz tutmuş. Kaleye giren Yuhanna adlı ahşap köprü'den üstünde iki başlı kartal'ın olduğu kapıya doğru yürürken, köprünün kapıya doğru bitiminden nehre doğru bir iniş olduğunu ve insanların donmuş nehrin üzerinde yürüdüklerini görüyoruz. Aynı anda adımlarımızı oraya doğru yönlendiriyoruz. Nehrin üzerinde yürüyor olabilmek çok keyifli bir duygu  Bu kadar geniş alanda çevremiz tamamen  buz olunca yansıyan güneş ışığı bayağı bir yakıyor yüzümüzü. Biraz yürüdükten sonra,  bir yandan Neşe'nin batma korkusu diğer taraftan hemen yanı başımızdaki  kalenin içindeki Komutan evi, Katedral, hapishane gibi merak duygumuzu kabartan şeyler fazla zaman geçirmeden geri döndürüyor bizi. Buralarda gezerken Rusların her müze'nin içine adım başı hediyelik eşya dükkanı açmaları bizi şaşkına çeviriyor.Fransa'da bile görmedik bu kadarını, Neşe Amerika'da bile bu kadar olmadığını söylüyor. Öyle ki, bazen bir kilisenin içerisinde bile üç ayrı hediyelik eşyacı görebiliyorsunuz. Tabii bu da benim gibi sazanlar için, müthiş bir şey. Hemen hepsine dalıp enteresan neler var diye kontrol ediyorum. Yaklaşık iki saat kadar kaleyi gezdikten sonra, kalenin Neva ırmağına açılan iskele kapısından doğrudan nehre yürüyoruz. Kafamızı kale duvarlarına doğru çevirince şaşkınlıktan az daha küçük dilimizi yutuyoruz. Duvarlara karton sermiş olan Rus'lar bayağı bikini ve mayo ile güneşleniyorlar. Kendilerini güneşe vermişler. Gözlerini kapatmışlar güneşin vücutlarına temasının tadını çıkarıyorlar. Irmağın üzerinde bir kadın portatif iskemlesini açmış oturmuş, gözleri kapalı güneşleniyor. İnsanlar donmuş ırmağın üzerinde yürüyorlar, bir baba oğul kayak takımları ile önümüzden kayarak geçiyor. Irmağın ortalarına doğru dalgaların bile donduğu gözüküyor. Bu sefer Neşe'nin batma korkusu da geçiyor. Irmağın üzerinde yürüyerek tekrar Yuhanna köprüsüne doğru yürüyoruz. Bizi  daha da dehşete düşüren bir manzara ile karşılaşıyoruz. Bir Rus, Irmağın donan kısmının bir bölümünü kırmış suya girmeye hazırlanıyor. Neşe ve ben dehşet içerisinde adamı seyrediyoruz. Ortalık adeta bir panayır yeri gibi. Neşe, donmuş ırmağın üzerinde yürümekten o kadar mutlu ki, buraya yazın gelsek bunu yaşayamazdık diyor. Kendisine gülümseme ile karşılık verirken yüzümdeki kılcal damarların donmak üzere olduğunu gülerken gerilen suratımdan çıkan sesten farkediyorum.

3 Mart 2013 Pazar

Babam ve Mariinsky'de olmak...

Aslında kafamda bir çok şey vardı. Neşe daha millerini değerlendirmek için St.Petersburga biletlerimizi aldığı günün ertesinde, hemen Mariinsky tiyatrosunun internet sitesinden romeo juliet balesinin biletlerini aldım. Sevgili dostlarım ne hermitage ne de başka bir müze buraya gelişimin asıl nedeniydi. Buraya aslında bir çocukluk düşümü gerçekleştirmek için geldim. Babamla izmir'in sıcak  haziran gecelerine denk gelen zamanlarda annemden aldığımız izinle, efes antik tiyatro'da klasik müzik konserleri  dinlemeye giderdik. Genellikle Rus orkestraları gelirdi.Babamın daha Efes'e gitmek için bindiğimiz otobüste heyecanına tanık olurdum. Bu konserler güneş battıktan sonra başlardı. Babam genellikle zamanı güneşin batışına denk getirerek ayarlardı. önce selçuk ovasından güneşin her geçen saniye kızıllığını artırarak denize doğru batışını keyifle seyrederdi. Daha sonra ise, başlayan gecenin serinleten hafif esintileri ile birlikte konser başlardı. Efes antik tiyatronun üzerinde bulutsuz gökyüzünde binlerce yıldız ve bizlerle hala geceye eşlik ettiğine inandığım gerçek ev sahiplerinin ruhlarıyla birlikte müziğin önümüzde uzanan ovaya ve güzel yaz gecesine yayılışına tanıklık ederdim. Babam arada bir elimi tutar ve onunla aynı keyifi alıp almadığımı kontrol ederdi. İşte onun bu klasik müzik tutkusu, o zamanlar TRT 1 de pazar günleri yayınlanan konser programlarından gelirdi diye tahmin ediyorum. Çünkü her pazar kahvaltıdan sonra çayını alır bu konserleri başka hiç bir şey yapmadan dinlerdi. Genellikle konserden önce Hikmet Şimşek'in açıklamalarını dinler sonra bu açıklamalar doğrultusunda konserleri izlerdi. Bu konserler genellikle Herbert Von Karajan ya da Zubin Mehda yönetiminde olur ve Avrupa'nın çok güzel konser salonları görüntüye gelirdi. Babamla birlikte hayranlıkla izler ve bir gün ben de o salonlardan birinde sevgilimle bir konser izleyeceğimi hayal ederdim.
      İşte 2 Ekim 1860 tarihinde açılan Mariinski'nin yılların yaşanmışlıklarından izler taşıyan salonunu hayranlıkla seyrederken orkestra son akorlarını bitiriyor ve şef Valery Gergief yerini alıyor, ışıklar perdenin üzerinde kızıllaşıyor, orkestra romeo juliet'in ilk notalarını çalmaya başlarken heyecandan duyulacağından korktuğum kalp atışlarımı yatıştırmak için  Neşe'nin elini tutuyorum. Babamı hatırlıyorum. Gözlerim doluyor. Juliet'i oynayan Diana Vishneva'nın sahneye çıkmasına daha var. Buraya gelmeden önce hem Sheakspeare'in oyununu okumuş hem de Sinopsis'i okumuştum. Bütün o duyguların dansa nasıl aktarılacağını merakla izliyorum. İşte en beklediğim bölümlerden biri Dance of the Knights, sahne o kadar görkemli ve müzik o kadar etkileyici ki; galiba yaşlandım gene gözlerim doluyor.Neşe'yle birbirimize bakıyoruz. Ellerimiz kendiliğinden kenetleniyor. Kendimin neredeyse müzik dinine inandığına ve  bu dinin en güzel katedral ya da camilerinden birinde, en yüksek din adamlarınca icra edilen bir ayininde hissediyorum. Hayatımda her zaman  varolmasını dilediğim, mükemmellik, tutku, aşk hepsi icra ediliyorlar. Diana Vishneva sanki oyundaki danslarını sonradan öğrenmemiş de zaten bütün bu adımları ve dansları bilerek doğmuş gibi, bütün ruhuyla dans ediyor. Güzelliği ve dansına hayran olmamak mümkün değil. Arada bir Gergief'i kontrol ediyorum verilen küçük dürbünle, oyunun ve müziğin bütün ifadelerini yüzünde, mimiklerinde hissedebiliyorsunuz. İnanılmaz gerçekten. 1.perdenin sonunda verilen arada fuaye'ye çıkıyoruz Neşe ile, Fuaye'de genellikle şampanya ve dilimlere sürülmüş havyar ya da somon veriliyor.  Yiyecek şeylerin müdemizi bozması ve oyunu seyretmemizi etkilemesi endişesi ile yalnızca şampanya içiyoruz. Kadınlar son derece şık giyinmişler. Sonra yavaşça fuaye salonuna gidiyoruz. Burada Mariinski'nin tarihinden sahneler içeren fotoğraflar var. İkinci perde başlıyor. Bu perde'nin sonunda artık yaklaşık iki buçuk saat geçiyor. Bir sigara içmemiz lazım. Bizim gibi düşünen onlarca Rus ile kendimizi dışarı atıyoruz. Dışarısı -15 derece ve kabanlarımızı vestiyerden almadık. Bu şöyle bir duygu arkadaşlar, bir derin dondurucu'nun içine girmek gibi. Önce hiç bir şey hissetmiyorsunuz, sonra soğuk sizi, içinizi kuşatmaya başlıyor. Sigaralarımızı bitirir bitirmez içeri giriyoruz.

3.perde ve oyun bitiyor. Bir hayalim gerçek oluyor. Hayat sana teşekkürler.